' Y U S U F İ Y E ' / S Ö Y L E Ş İ

 

 Yiğitlerin Destanı  Sinemada: Y u s u f i y e

Erdiler... Eridiler... Erdiler

 

Nursel Tozkoparan'ın röportajı

http://www.haber7.com/haber/20100503/Cuntanin-beslemeyip-de-astigi-ulkuculerin-filmi.php

http://www.haber7.com/haber/20100505/Tunca-gore-ulkuculerle-Sahabei-Kiramin-ortak-yani.php

Nazif Tunç sayısız diziye ve televizyon filmine imza atan bir yönetmen. Son günlerde kendisini tatlı bir heyecan sarmış durumda. Ve yıllardır  yapmak istediği çok önemli bir projeyi hayata geçirmenin mutluluğunu yaşıyor.

” Ülkücülerin hikayelerini 30 yıl sonra sinemaya yansıtmak bana bir yönetmen olarak farz oldu ”diyor yönetmen Nazif Tunç.

Ülkücü bir yönetmenden 12 eylül darbesinin 30. yılında ülkücü bir  film “Yusufiye”.

Nazif Tunç neler yapıyor? 
Yaklaşık bir yıldır televizyon filmleri ve dizi çalışmalarına ara verdim. Bir sinema filmi hazırlıyorum. Filmimizin adı Yusufiye.

Adı neden Yusufiye?                                                                                                        

Yusufiye 12 Eylül’de darbecilerin içeri aldıkları ülkücülerin kara zindanlara, hapishanelere, cezaevlerine, tutukevlerine verdikleri isimdir. Aslında Yusufiye olgunlaşma ve kemale ermenin ülkücülük tarihindeki adıdır. Bu yüzden 30 yıl aradan sonra yapacağımız sinema filminde ülkücülerin büyük acılar yaşadıkları o yerin dibine batası dönemi anlatacağız. Yusufiye kaya gibi sert duruşlarıyla yiğitçe bir destan yazanların filmi olacak.

VİCDANEN RAHATSIZ ETTİ

 Peki ülkücüleri konu alan bir film ilk defa mı çekiliyor?
12 Eylül üstüne sol taraftan çok film yapıldı. Sol görüşlü sinemacılar 12 Eylül’ün hemen arkasından, bir biri ardına kendi arkadaşlarının, yoldaşlarının davalarını, içeride gördükleri işkenceleri, dramları anlatan çok film yaptılar. Son yıllarda televizyon dizileri de çektiler. Gel gelelim bu toprak için, bu vatan, bu ezan, bu bayrak için yiğitçe duruşlarıyla ipe gitmekten, canlarını vermekten çekinmeye o yiğitler için bir film yapamamışız. Bu benim içimi acıtan bir meseledir. Arkadaşlarımın o günlerdeki kavgalarını, mücadelelerini, onurlu duruşlarını sinemaya aktaramamış olmak beni vicdanen hep rahatsız etti, ediyor.

O dönemde siz de ülkücü müydünüz?
Tabii ülkücüydüm. Oklukta atılmaya hazır bekleyen oklar gibi sürekli hareket halinde olmaya imreniyordum. Ağabeylerimiz gıpta edilecek yiğitlerdi. Deli bir yolun yolcusuydular sanki. Benim kitaplarda okuduklarıma benzer son kahramanlar onlardı... Her bakımdan üstündüler. Bir adam bir yola başını, canını koyuyorsa, dünyaya sırtını dönüyorsa o adamın yiğitliğini taşlar bile yüceltir. Bütün dünya ulular onu. Böyle yiğitler ülkücü hareketin içindeydiler. Yeni yetme biri olarak hep hayranlıkla seyrettim o yiğitleri. Taşrada lise okuyan bir öğrencinin o siyasi bulanıklık içerisinde çok yoğun olarak bulunması, öne çıkması mümkün değildi. Benim çok sık sokaklara dökülen bir tarafım olmadı. Ama ülkücü düşünceyi ve ülkücü hareketi her zaman içimde bir parlaklık olarak  hissettim. Askeri cunta 12 Eylül darbesini gerçekleştirdiğinde ben lise son sınıfa gidiyordum. Hayranlıktan öte bir suçlamaları olamazdı bana. O yüzden içeri alınacak bir durumum olmadı.  

ÜLKÜCÜLERİN HİKAYELERİNİ SİNEMAYA YANSITMAK FARZ OLDU

Neden bugüne kadar ülkücülerin o dönemde çektiği acılar sinemaya yansıtılmadı?
Bir sinema filmi yapmak imkan ve olgunlaşma süreci gerektiriyor. Bir eserin ortaya çıkartılması yoğun bir acıya veya yoğun bir mutluluğa bağlıdır. Yönetmenin bir filmi yapması da yoğun duygulara bağlıdır. 12 Eylül’ün bizim tarafımızdan ülkücü bakışla bir filminin yapılması arkadaşlar arasında konuştuğumuz zamanlar oldu. Ama bu acıları yansıtacak imkânı bulamadık.  Eğer bende 12 Eylül’de içeri alınan, o acıları yaşayan ülkücü bir yönetmen olsaydım bu filmleri çok önceden yapardım. Ne yapar eder, bu filmi çekerdim.  Dile getirmeden yaşayamazdım. Şimdi kendi kuşağımdan bir sürü mazlum, mahzun ve savrulmuş olan arkadaşımın hikâyelerini 30 yıl sonra sinemaya yansıtmak bana bir yönetmen olarak farz oldu. Bugüne kadar ülkücülerin 12 Eylül öncesinde ve darbe sırasında hem dışarıda hem de Yusufiyelerde yaşadıklarını anlatan bir film yapılmamıştı. Bunu şimdi gerçekleştireceğiz.

Şimdi nasıl yapıyorsunuz? Maddi sorunu nasıl aştınız?
Bu sene 12 Eylül Darbesi’nin 30’uncu yılı. Bu insanların çektiği acıların üzerinden 30 yıl geçmiş. Biz bir senaryo yazdık. Bunu kendi imkânlarımız ve kendi çevremizde nasıl yaparız diye araştırdık. İmkânlarımızın bir kısmını birleştirdik. Sinema desteği için de Kültür Bakanlığı’na müracaat ettik. Başvurumuz olumlu karşılandı ve Yusufiye projemiz Kültür Bakanlığı Sinema Seçici Kurulu tarafından desteklendi. Bunu bir tür vesile saydık ve kendi imkânlarımızı da üstüne koyduk. Televizyonda gösterim hakkından gelecek gelirler ve sponsorlarla en yetkin biçimde arkadaşlarımızın adına, duruşuna yakışan olgunlukta bir eser ortaya çıkarmak için harekete geçtik.

 kullan
12 Eylül'ü gerçekleştiren cuntanın idam ettiği 9 ülkücünün yaşadıklarını beyaz perdeye yansıtmaya hazırlanan yönetmen Nazif Tunç, Nursel Tozkoparan'ın sorularını yanıtladı...



MHP LİDERLERİ SANAT ESERLERİNE ÖNCELİKLİ DAVRANMIYOR

MHP’nin iktidarda olduğu dönemde destek almak için başvurdunuz mu?
O dönemde başvuran arkadaşlarımız oldu. Ama ben başvurmadım.

Neden? Destek olmayacaklarını mı düşündünüz?
Belki destek olabilirlerdi ama bir eserin ortaya çıkması olgunlaşmayı gerektirir. Doğumun bir öncesi vardır, o doğum anı şimdi yaklaşıyor. Bu filmin daha önce benim tarafımdan doğurtulması mümkün olmayabilirdi. Şu anda bir olgunluğa kavuşmuş durumda. Bu yüzden o dönemlerde devletin kapısına gidip; “Ben böyle bir film yapacağım bana destek olun” demedim. Şu anki açılımların getirdiği bir durum da olabilir bu. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve e-muhtıralarla ilgili bir takım filmleri, romanları ve öyküleri konuşmanın zamanı. Çünkü ne yazık ki insanımız yakın tarihimizle ilgili çok şey bilmiyor. Yazılmış romanımız olmadığından, çekilmiş filmimiz bulunmadığından çabuk unutuyoruz. Yeni kuşaklar hiç bir şey bilmiyorlar. Neyi okuyacaklar, neyi seyredecekler. Bu meseleleri doğru değerlendirmelerine yarayacak bir takım ipuçları vermek lazım. Bu ipuçlarını da yazarlar, yönetmenler, yaşayanlar verecek.

Siz müracaat etmediniz ama MHP’nin iktidarda olduğu dönemde başka arkadaşlarınız böyle bir film çekmek için başvuruda bulundular mı?
Yönetmen arkadaşımız İsmail Güneş ülkücülerle ilgili bir filmin yapılması için MHP’nin hükümet ortağı olduğu dönemlerde bakanlığın kapısını çok çaldı. Ama ilgilenmediler. Ne yazık ki parti liderleri sanat eserlerine çok öncelikli davranmıyorlar. Oysa toplumların bilinci, ruhu sanatla oluşturulur. Olaylar sonsuza kadar filmlerle ve türkülerle yaşatılır. Yemen türküleri olmasa, Yemen bu kadar içli, dokunaklı olabilir miydi? Çanakkale türküleri olmasaydı Çanakkale’deki şehitlerimizin acısını bu kadar net, derin duyabilir miydik? Akif’in Çanakkale şiiri şehitlerin kemiklerini sızlamaktan bir nebze olsun kurtarmıştır. Halk bir işin, bir olayın türküsünü yaktı mı kıyamete kadar o unutulmayacak demektir.

Kesinlikle…
Şimdi bizim türkülerdeki zenginliğimiz ne yazık ki sinemada yok. Eğer olsaydı bugün dünyada en çok bizim sinemamız konuşulurdu. Çünkü coğrafi bakımdan bu halkın bin yıllardır yaşadıkları bütün dünyanın dilindedir. Düşünün Asya ile Avrupa arasında bir köprü olan bir memleket, Troya Savaşı’ndan bu yana Çanakkale Savaşı’ndan önce bir sürü savaşlar, acılar, ölümler, kalımlar, göçler, kırımlar yaşamış. Hep dünyanın gözü önünde olmuştur. Acılar, ölümler, hasretler yani bir sanat eserini besleyecek olan her şey bu topraklardan çıkmıştır. Sadece insanlık tarihi değil, dinler tarihi de bu topraklarda başlar. Yunan’ın mitolojisi, tragedyası, komedisi, dramı hep Anadolu... Yazınsal metinlerin başlangıcı bu topraklar… Dini metinler bize yakın yerlerde. Bir sanatçı için müthiş bir sanatsal miras. Köklerini sonsuza kadar besleyecek kültürel bir ab-ı hayat. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetten gelen soylu ve zengin bir kültür göz önündedir.  Dinin emanetçiliğini yapmış bir millet… Bizden öncekiler bu sorumluluğun hakkını verdi. Biz de Türk’e yakışanı yapmak zorundayız.

Türkülerdeki zenginliğimiz bu yüzdendir. Halk çok kolay bir biçimde yaşadıklarını, acılarını, hasretlerini, aşklarını aktarmıştır. Ama yönetmenlerimiz toplumun çektiklerini aynı dille beyaz perdeye aktaramıyorlar. Başka bir dilden konuşuyorlar.

HER KUŞAK BİR SAVAŞ GÖRMELİ

Neden aktaramıyorlar?
Hemingway’ın bir sözü var; “Her kuşak bir savaş görmeli. Savaş görmeyen nesil yitik bir nesildir.. Çünkü savaşın insanda olgunlaştırdığı bambaşka bir duygu var. Yokluk, ölüm, can derdi, can pazarı,  yardımlaşma, fedakârlık, korku var. Ahlaki olarak en üstün duyguların dorukta olduğu anlar. Bütün bunlar insanların en üst seviyede bir dönem yaşamasına sebep oluyorlar. En sevdiklerini yitirebiliyor veya en küçük bir şeyde mutlu olabiliyorlar.” diye…

Şimdi son dönem yönetmenlerimizin kendileriyle yani Türk kültürüyle ilişkileri ve beslenme imkânları zayıf. O yüzden türkülerden habersiz olunca halktan da habersiz oluyoruz. Halkın nasıl bir istek içerisinde ve özlem içinde olduğunu bilmiyoruz. Sinemada halka yaslanarak bir takım işler yapanların yüzü gülüyor. Recep İvedik Keloğlan masallarının bütün formüllerini kullandığı için 4,5 milyon seyirciye ulaşabiliyor. Baktığımızda bir masalından farksızdır. Çok başarılı bir biçimde Keloğlan masallarını ve formüllerini kullanıyor. Bu yeğin ya da yoğun sinemanın gelenekten yararlanmasıdır. Halk kendisine bir adım atana koşarak yaklaşır. Bu yüzden içinizdeki kuvveti perdeye aksettirmek ancak halkın aynasına bakarak mümkün olur.

ÜLKÜCÜLÜK BİTMEYEN BİR SUDUR

Ülkücülüğün sizdeki karşılığı nedir?
Ülkücülük bitmeyen bir sudur. Sürekli kaynayan ve sürekli etrafını beslemeye çalışan bir su. Ben böyle görüyorum. Yani nasıl ki zemzem İsmail’in topuğunu vurduğundan bu yana tükenmeden akıyorsa ülkücülük de benim için bitmeyen bir su, bitmeyecek bir sudur... Suyun fıtratı yeşertmek, çoğaltmak, üretmektir. Akarken başını taşa vuracağım diye korkmaz su. Ülkücüler de başlangıcından bu yana biz akacağız başımız taşa değecek dememişlerdir.  Temiz kalması için akması, sürekli döngüde olması gerekir.   12 Eylülden bu yana iktidar partilerinin mayası ülkücüler tarafından yoğrulmuştur. Çünkü heyecan çok büyük bir yerden, yürekten besleniyor.  

Hepsini kapladığını mı söylüyorsunuz?
Evet. Ülkücülük, ülkücü kelimesi olmasa Türkiye’de siyaseti kim yapacaktı?  

KÖPEĞİ EVİNE ALAN PİSLİĞİNİ DE ELİNE ALIR

O zaman siz bir ülkücü olarak açılımlara karşısınız…
Benim şahsi olarak destek verdiğim açılımlar var. Ama hiçbir zaman bir köpeğin de başköşeye alınmasını kabul edemem… Köpeğin yeri bellidir, içeri giremez. “Buna da kapıyı açalım, o da girsin” aramıza karışsın olmaz. Köpeğin yeri dışarısıdır. Köpeği evine alan pisliğini de eline alır…

18 SOLCU 9 ÜLKÜCÜ’YÜ ASTILAR

Bu projenizdeki amacınız nedir?
İlk defa 12 Eylül Darbesi’nin ülkücüler üzerindeki tahribatını anlatmak gerekliydi.  Ülkücüleri, masum yiğitleri zalimce öldürmeye, yok etmeye çalışmalarını işleyen bir film ‘Yusufiye’.  Biz bu filmi asılan 9 arkadaşımıza, söndürülmüş 9 ışığa adayacağız. Muhsin Yazıcıoğlu’na, üşüyenlere adayacağız. 12 Eylül cuntacıları demokrasiye müdahalelerini gerekçelendirmeliydiler. Anarşist diye, terörist diye dört yüz bin insan sıkıyönetim tarafından sorgulandı. Karakollarda, cezaevlerinde işkence gördü. Sorarlar adama bu nedir bu yaptığınız diye. 12 Eylül darbecileri 18 sol görüşlü genci de astı. Bunlara denge olsun diye masum, hiçbir suçları olmamalarına karşın, suçlar yükleyerek dokuz ülkücüyü ipe götürdüler. Dokuz masum yiğidi şehit ettiler.

Onlar suçsuzlardı. Peki diğer 18 kişi suçlu muydu?
Haksız darbelerini haklı hale dönüştürmek, halka “Bak biz idam ettiklerimiz için darbe yaptık” demek için 18 kişiyi hukuka uygun yargılamadılar bile. Milli Güvenlik Konseyi’nin kararı ile bazılarının yaşlarını büyüterek astılar. Bunların içerisinde bugünkü mahkemelerin, savcıların, yargıçlarının idam diyerek yargılayabilecekleri kimse yoktur. Yani cuntacılar darbe yapmayı haklı göstermek için 18 tane solcu, 9 da ülkücü arkadaşı astılar.

Kim bu 9 kişi?
Selçuk Duracık, Halil Esendağ, Mustafa Pehlivanoğlu, Cengiz Paktemur, Ali Bülent Orkan, Cevdet Karakuş, Fikri Arıkan, Ahmet Kesre ve İsmet Şahin... 12 Eylül cuntacılarının ‘Asmayıp da besleyelim mi?’ deyip hukuka aykırı olarak idam ettiği şehitlerimiz…
 

Tekrar filme dönmek istiyorum. Senaryoyu kim yazıyor? Neler anlatacak?
Senaryoyu Özcan Avcı kaleme aldı. Özcan Avcı benim Çanakkale Cezaevi’nde 1989’da tanıdığım, ziyaret edip kucakladığım, uzun yıllar mektuplaştığım yiğitlerdendir.  20 yıl öncesinde yavaş yavaş bazı duyguları köpürtmeye başladığımız zamanlardan arkadaşız. 12 Eylül’ün mağdurlarından. O karanlık dönemde içeri alınmış ve haksız yere yıllarca cezaevlerinde tutularak, işkenceler görmüş arkadaşlardan biridir. 1992 – 93 yıllarında dışarı çıktı. Şehitlerden birçoğuyla hücre arkadaşlığının geliştirdiği bir öyküdür Yusufiye’in senaryosu.  Bu 9 ışığımızın, 9 şehidimizin öyküsünden yararlanarak Süleyman isminde bir karakter meydana getirdik. Bu ülkücünün öyküsünü anlatıyoruz. Yani bu verdiğim isimlerden birisi değil. Filmin sonunda şehit ediliyor. Bizim kahramanımız bu söndürülen 9 ışık gibi işkenceye maruz kalıyor. Onların hayatlarından da bir takım örnekler alıyoruz ama şunun ya da bunun hayatı diyemeyiz.

Yani hepsinin hayatından kesitler var…
Bu film 3000 ülkücüye gecikmiş bir ağıttır. 3000 ülkücünün yüreğinde dinmeyen bir duadır.

Senarist Özcan Avcı şimdi ne yapıyor?
Özcan Avcı Eskişehir’de yaşıyor. Yine yazma işine devam ediyor. Bir romanı ve bundan başka senaryoları da var. Özcan Avcı ile yıllar sonra tekrar bir araya geldiğimizde bana bir senaryo getirdi. “Hoca bunu yapalım” dedi. Baktım ki Kore Savaşı ile ilgili bir senaryo, hemen bir kenara bıraktım. “Özcan ne kadar güzel olursa olsun bizim kendi yaşadıklarımız, davamız var. Kore Savaşı’ndaki askerlerimizin durumu başka bir zamana kalsın” dedim. Bizim önceliğimiz bu. Yusufiye. 30 yıl geçmiş ama biz hala ülkücü arkadaşlarımızın öyküsünü anlatan bir film yapamamışız. Sinema perdesinde böyle bir eser yok. Bu son zamanlarda beni bir hayli meşgul etti. “Yazık, yazıklar olsun bize” diyorum. Düşünün onlar ezan, bayrak, toprak için canlarını ortaya koymuşlar. Biz onların o heyecanlarına, kavgalarına yakışacak bir film hala yapamamışız.

DARBENİN 30.UNCU YILINDA ÇEKİME BAŞLIYORUZ

Çekimleri nerelerde düşünüyorsunuz?
Yusufiye’nin  yoğun sahneleri  1980’li yıllarda İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde geçtiği için işimiz hayli zor. Sokakları, insanları, araçları  o günlere uydurmak zor. İşte insanların giyinişleriyle, araçların modelleriyle, her dükkanın tabelasıyla, uydu antenleri ve doğalgaz boruları ile uğraşarak bu film çekilmez. Anadolu’da  özelliklerini koruyan ve düzenleme açısından daha az yorucu mekanlar seçmeyi düşünüyoruz. Şu anda kafamızda Tarsus var. Mesela Edirne’nin bazı sokakları ve mahalleleri 80’li yıllara kolayca dönüştürülebilecek nitelikte. Edirne Kapalı Cezaevi’nin boşaltılmış ve hala uygun olması da orada çalışmamızı kolaylaştıracak.

Çekimlere ne zaman başlıyorsunuz?
12 Eylül 2010’da bu filme başlayacağız. Yani darbenin 30’uncu yılında “motor” diyeceğiz. O güne kadar mekan, oyuncu, sponsor gibi destek çalışmalarıyla hazırlıklarımızı yapacağız. Senaryomuzun da mekanlara göre gözden geçirilmesini sağlayacağız.

ÜLKÜCÜLERİN SİNEMA PERDESİNE GELMELERİNİ İSTİYORUM

Filmin kahramanı Süleyman’ı kim oynayacak? Düşündüğünüz bir oyucu var mı?
Yusufiye’nin yiğidi Süleyman… Süleyman yaşayışıyla, duruşuyla, inancıyla  yiğitlerimize, şehitlerimize yakışan biri olmalı.. Ünlü olup olmaması beni çok fazla  ilgilendirmiyor. Yani yaşayışı, bakışı ve duruşuyla  arkadaşlarımıza yakışacak birisi olsun istiyorum. Şu anda seçtiğim bir isim yok...  Süleyman konusunda benim heyecanımı paylaşacak, rolünün her bakımdan hakkını verecek genç oyunculara  senaryomuzu teslim edeceğim.  

O zaman tanınmış bir isim yok…
Dizilerde ya da televizyon ekranlarında görmeye alıştığınız yüzler olsun istemiyorum. Yeni öyküye yeni oyuncular. Çünkü ülkücüler bugüne kadar sinema perdesinde yoktular. Yönetmenleriyle ve oyuncularıyla söyleyecek sözü olan yeni bir sinema kuşağı  ‘Yusufiye’ de birleşsin istiyorum.

Oyuncuların da ülkücü gelenekten gelmesini mi istiyorsunuz?
Biliyorsunuz idam mahkumları asılmadan önce iki rekat namaz kılarlar. Asılmadan önce ilk olarak iki rekat namaz kılmak Sahabe Hubeyd bin Adiy’in adeti olarak yerleşmiştir. Biraz sonra asılarak şehit olacak bir müslümanın son namazı… Dokuz şehidimizin hepsi de bu son namazı kıldılar… Titremeden, er gibi, ermiş ve erimiş olarak. Yarabbi… Hayal ederken bile kahroluyorum. Peygamberlik   Yusuf  Aleyhisselama  nasıl zindanda geldiyse binlerce ülkücü de dini olgunlaşmalarını biraz cezaevlerinde geliştirdiler. Erdiler, eridiler, erdiler. Bu yüzden oraya “Yusufiye” dediler. Hz. Hubeyb bin Adiy’in  adetine uyurak Süleyman da iki rekat namaz kılıyor senaryoda. Gardiyan geliyor, Süleyman namazda. “Hadi Süleyman” diyor. Süleyman bitiriyor iki rekatını. Orada Hz. Hubeyb’in söylediği ülkücüye yakışan sözü söylüyor: “Ölmekten korktuğumu düşünmemeniz için iki rekat kılıp kalktım. Yoksa bu namazı sonsuza kadar sürdürürdüm” Son namaz düşünebiliyor musunuz? Kalkabilir mi insan? Bunlar da öyle. Mesela Süleyman ölümüne yaklaşırken 40 gün bir şey yemiyor, oruç tutuyor. Diyorlar ki; “Bir şeyler ye yoksa dayanamayacaksın”. O da; “Asıldığımda bağırsaklarımdan kötü bir şey çıkmasın, Allah’ın huzuruna temiz çıkayım diye bir şey yemiyorum”. Asılınca vücut gevşer… 40 gün bir şey yemiyorlar abdestleri bozulmasın diye.

BİRİLERİ GELİYOR VE YANAN IŞIĞI SÖNDÜRÜYOR

Gerçekten bu idam edilenler bunları yaşamış mı?
Evet yaşandı. İşte bu öykü 30 yıldır anlatılamıyor. 9 yiğidin ayrı ayrı öykülerini araştırın. Hepsinde buna benzer bir parlaklık bulursunuz. Şehitlik böyle bir şey. Birileri geliyor ve yanan ışığı söndürüyor.

Niçin Yusufiye?
Yusuf Aleyhisselam masumken zindana atılıyor. İffetini, ismetini korumak istediği için. İftiraya uğruyor. Yani işlemediği bir suç ona yükleniyor. Rabbine sabrederek kara zindanlarda yedi yıl kalıyor. Ve O’na peygamberlik  zindanda geliyor biliyorsunuz. Allahü Teala O’nu zindandan alıp saraya koyuyor. Ülkücüler de vatan toprağı, bayrak, Ezan-ı Muhammediye, Kur’an için çıktıkları yolda asılsız suçlamalarla telef edildiler.  Yusuf Peygamber nasıl zindanda sabredip, kendisine yapılanlara katlanıp Allahın peygamberi olduysa  Ülkücüler de cuntanın zulmüne Allah'a yönelerek katlanmışlardır. Onlar için cezaevi ahlaki yücelmenin ve olgunlaşmanın çilehanesi oldu. Bu yüzden Yusufiye… O taş duvarlar Allahın güzel isimlerinin kazındığı yerler oluyor…

ÜLKÜCÜLERİN SAHABE-İ KİRAM'DAN NE FARKI VAR?

Ülkücülerin hiç hatası olmadı mı?
Onlar vatan, bayrak, ezan, Kur’an için yola çıkmış olan insanlar. Yani o insanların Eshab-ı Kiram Efendilerimizden, Hazreti Peygamberin dostlarından ne farkı var? Onlar da Kur’an, Peygamber için yola çıkmışlar. Bizim yüreğimizde yücelttiğimiz, bu hareketin öncüleri olan ağabeylerimiz öyle. Bu milletin Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nu nasıl kucakladığını gördünüz. Çoğunluk yanlışta birleşmez. Gerçek bir ülkücüyü işte böyle kucaklarlar. Çünkü O yüreğinde milletine hizmet etmek ilkesini hiç kaybetmeden bütün içtenliği ve özüyle  canını bu yola koyarak giden bir şehitti.  Allah salih kullarının sevgisini oksijen gibi insanların kalbine  gönlüne yerleştirir de haberi olmaz. Yusufiye’nin sinema afişinde  arkadaşını karda, tipide omuzlamış son yolculuğuna götüren ülkücüler var. Bu yürüyüş o yiğitlerin sevilmeyi hak ettiklerinin kanıtıdır.

Ne zaman vizyona girecek?
Yusufiye’nin çekilmesi, montajı, sinemalara yer ayrılması  2011’in başını bulur. Bu yılın 12 Eylül’ünde çekimler başlıyor. 2011’in ilk aylarına yetiştirebilirsek çok iyi olur. Ocak ya da Şubat’ta belki vizyona girer. Toplum yakın tarihini sorgulama içerisinde. Hatırla Sevgili, Bu Kalp Seni Unutur Mu, Çemberimde Gül Oya diye bir takım diziler yapıldı. Ama ülkücü cephenin yakın tarihimizdeki bu tür olayları dizilerde ve filmlerde işlenmedi. Bu dizilerin içerisinde yanlış çizilmiş bir takım ülkücü tipleri var.

ÜLKÜCÜ TİPLER ÖZELLİKLE YANLIŞ ÇİZİLİYOR

Siz de yanlış buluyor musunuz?
Tomris Giritlioğlu’nun yapıtlarında ülkücü tipler özellikle yanlış çiziliyor. Bir dramatik denge oluşturmak adına bir tarafın masum bir tarafın daha acımasız gösterilmesi lazım. Onlar da ülkücülerin üzerine şartlı olarak gidiyorlar.

Siz kendi filminizde bu dengeyi sağlayacak mısınız? Tomris Giritlioğlu gibi yapmayacaksınız…
Bizim filmimizin sadece başında bir duvar yazısı sırasında çıkan çatışma var. Onun dışında solcularla kesiştiği bir yer yok. Biz daha çok askerle, polisle, işkencecilerle kesişen bir insani drama yapıyoruz.

Tomris Giritlioğlu ile hiç görüşme imkanınız oldu mu? Bu dizilerle ilgili tepkinizi hiç dile getirdiniz mi?
Görüşemedik ama bu sadece benim değil milyonlarca insanın düşüncesidir. O zaten bir iki tane renk olsun diye dizilerine ülkücü kişilik koyuyor  Bir de senaristlerin beslendikleri yerler önemli. Yani sen ülkücü bir topluluk içerisindeysen bir karakteri işlerken onların gerçek değerini koyabilirsin. Dışarıdan bakıyorsan o zaman senaryona derme çatma bir tip eklersin. Hayatta karşılığı olmayan form tiplerdir bunlar…